Hasan Ali Toptaş: “#MeToo Yıllarca Araştırıldı”

Edebiyat dünyası geçtiğimiz Salı gününden bu yana Hasan Ali Toptaş hakkında ki taciz iddialarıyla çalkalanıyor. Toptaş’ın TRT 2’de yayınlanan Karalama Defteri isimli programında “Çeviri bir kitap okurken önce çevirmenin doğum tarihine bakıyorum” sözlerini sarfetmesiyle başlayan süreç “Leyla Salinger” isimli twitter kullanıcısının “Bu adamın ifşalanmasını bekleyen kaç kişiyiz?” tweeti ile bir anda gündemi teslim alan bir hacim oluşturdu. Çeşitli sektörlerden kadınların da taciz iddialarını paylaşmalarıyla devam eden süreç ABD’de bir süredir gündemi sarsan taciz/tecavüz iddialarının ortalığa saçılmasına neden olan “#MeToo” hareketiyle bağdaştırılır oldu.

Süreç, “Leyla Salinger”in @ihtiyarkitabevi Twitter hesabını kullanan İbrahim Çolak’a hitaben “Belki sizin de dilenecek bir özrünüz vardır ne dersiniz var mı öyle bir planınız?” ifadelerini içeren bir tweet atması ile yeni bir boyut kazandı. Bu tweet üzerine İbrahim Çolak “Kendimi böyle bir sona hazırlamamıştım.” ifadeleriye başlayan ve “Beni seven, beni gözeten tüm dostlarıma, hassaten kahrımı çeken eşime ve evlatlarıma hayırla kalın diyorum.” ifadeleriyle sonlanan iki tweet attı. Sonrasında ise Takvim Gazetesi’nin haberine göre intihar etti. Bu gelişmenin ardından yine aynı habere göre İstanbul Barosuna kayıtlı bir avukat olan Gülten Nur Batmaz’a ait olduğu iddia edilen “Leyla Salinger” Twitter hesabı kapandı.

Tüm bu gelişmeler üzerine Hasan Ali Toptaş bugün Milliyet’e bir röportaj verdi. Toptaş’ın “eril faillik” ifadesini temele alan ilk açıklamasının sosyal medyada algılandığı gibi aslında bir özür olmadığı açıklaması röportajın ilginç yönlerindendi. Röportajı Milliyet adına yapan Seyhan Akıncı’nın son derece öznel ve itham edici ifadelerle bezeli soruları ise tartışmalara “Selef medya dahi yargılama huyundan vazgeçmemişken halef sosyal medya geri kalır mı?” sorusunu ekletti. Ayrıca geçmişte hükümetin de sık sık dert yandığı “militan gazeteciler” nitelemesinin “kadın hakları”, feminizm ve İstanbul Sözleşmesi söz konusu olduğunda hala bazı gazeteciler için geçerli olduğu gerçeğini gündemin ortasına fırlattı. Toptaş ise röportaja göre “kimseyi taciz etmedim” diyor ve konuyu yargıya taşıyacağını ifade ediyor. Ayıca Toptaş, yaşananlarla bağdaştırılan “@MeToo” hareketi kapsamındaki iddiaların gazeteciler tarafından yıllarca araştırıldığını iddia ediyor. Türkiye’de ise bi kaç tweetle dahi böyle büyük iddiaları ortaya atmanın hiçbir etik sorumlulukla sınırlandırılmadığı ortaya çıkmış oluyor: Ne sosyal medyanın, ne gazeteciliğin, ne “avukat”lığın ne de Feminist etik anlayışında daha şimdiden bir cana malolan bu süreç devam etmekle kalmayacak; “sosyal medya adaleti”, “@MeToo hareketi” “kadının beyanının esas olduğu ilkesi” gibi çetrefilli konularda yeni tartışmaları da ateşleyecek.

Bahsi geçen röportajın bir kısmı şöyle:

“…

Peki, bu iddiaların merkezinde yer alan isimlerden Leyla Salinger ve Pelin Buzluk’u tanıyor musunuz? Buzluk, Twitter’da “Benim de kendisiyle korkunç bir anım var. O zaman evliydim, eşime bile anlatamadım. Yıllar sonra güçlükle anneme anlatabildim” diye yazdı. Bunlara ne diyeceksiniz?

Leyla Salinger kimdir bilmiyorum. Adı gerçek adı mıdır onu da bilmiyorum. Pelin Buzluk’u tanıyorum, yıllar önce Ankara’da dört yazar arkadaşımla bir söyleşi yapmıştık, orada tanıdım. Kocasıyla birlikte gelmişlerdi. Kendisi benim onları eşiyle birlikte evime davet ettiğimi söylüyor, bu ayrıntıyı hatırlamıyorum, etmişimdir belki. Sonra bir gün Pelin Buzluk evime geldi, fakat onun anlattığı şeyler asla ve asla yaşanmadı. Ben saldırmışım da o banyoya kaçmış ve kapıyı kilitlemiş, tümüyle yalan. Bir kere ev dubleks bir ev ve banyo üst katta. Üst kat da kullanılmıyor. Dün akşam eşimle de bu konuyu konuşurken bir ayrıntıyı hatırladık, o evde hiçbir kapıda anahtar yoktu ki. Nasıl kilitlemiş? Allah aşkına, olabilir mi böyle şey? Hadi diyelim oldu. Peki, benim evime gelip gidişinden epeyce bir süre sonra, neredeyse bir yıl sonra yayımlanan “Kolları Ölü Açıklığında” adlı kitabındaki öykülerden birini bana niye ithaf ediyor? Neden öykünün başına “Hasan Ali Toptaş sevgisiyle” ibaresini koyuyor? Taciz ettimse, cinsel saldırıda bulundumsa benden nefret etmesi gerekmez miydi? Tabii, savcı bunu sorar elbet, hanımefendi bu nasıl iştir der? Fakat sosyal medya adı verilen mecrada kimsenin dikkatini çekmez belki böyle bir ayrıntı. Bir ya da iki kişi bulur, yazar. Ki bir kullanıcı bir yerde sormuş zaten; cinsel saldırıya uğradıktan epey sonra öykünüzü neden Hasan Ali Toptaş’a ithaf ettiniz demiş. Şunu bir kere daha belirteyim, ben cinsel saldırıda bulunmadım, o banyoya kendini kilitlemedi, bunların hepsi hikaye. Oturduk, sohbet ettik. Varlık Yayınları’ndan ilk kitabı çıkmıştı, ikinci dosyasını yayımlayacak yayınevi arıyordu. Dosyayı okuttu bana daha sonra. Ben de Can Yayınları’ndaki arkadaşım Faruk Duman’ı aradım, ilgilenmelerini söyledim. Kitabını yayımladılar, sonra bir kitabını daha yayımladılar. Bana ithaf edilen öykü sözünü ettiğim kitapta yer alıyor. Evime geldiği gün onun dediği olay yaşansa bana onca zaman sonra niye öyküsünü ithaf etsin? İnsanların bunu düşünmesini isterim.

Sizden bir özür geldi, bu özür metninde “fark etmeden, bilmeden, düşünmeden” ifadelerine yer verdiniz…

Sosyal medyadaki birçok şey gibi, maalesef yaptığım açıklama da yanlış anlaşıldı. Orada ben tamam, suçlamaları kabul ediyorum, özür dilerim demedim. Geçmişte fark etmeden, bilmeden, düşünmeden yaptığım bazı hareketlerim, bazı sözlerim yanlış anlaşıldı da birilerini incittiyse, birilerini üzdüyse ya da yaraladıysa bu insanlardan özür dilerim demeye çalıştım.

Ama incitme iddiaları taciz üzerinden yapılıyor. Siz neye karşılık özür diliyorsunuz?

Ben diyorum ki, ağzımdan çıkan bir söz ya da yaptığım bir hareket, jest kimilerinin gözünde taciz olarak algılanmışsa ve bu o kişileri kırmış, incitmişse özür dilerim. Bunu söylüyorum.

Suçlamaları kabul etmiyorsunuz ama bir anda 20 kadın birden taciz iddiasında bulundu. Bu durumu nasıl açıklıyorsunuz?

Yirmi kadın yok, kim saymış bunları bilmiyorum. Hepsi hakikaten kadın mı, isimleri cisimleri ne bunları da bilmiyorum. Sadece içlerinden birinin iddiasından haberdarım, o iddia da yalan, öyle bir şey yaşanmadı. Dediğim gibi, ötekilerin isimlerini bilmiyoruz. Yazılanların hepsini okumadım ama mesela içlerinden biri, “Gebze’deki imza gününde kitap imzalatırken beni eliyle taciz etti, şurama dokundu, buramı avuçladı” mealinde bir şey yazmış. Oysa ben Gebze’de hiç kitap imzaladım. Hiç gitmediğim bir yerde böyle bir şey nasıl olmuş. El insaf… Bazı suçlamalar da, ben de duydum, arkadaşım anlattı, arkadaşımın arkadaşına da… şeklinde uzayıp gidiyor. İnanılır gibi değil. Ama şunu bilsinler: Beni, edebiyatımı sosyal medya faşizmine kurban etmeye çalışan herkesle hukuk önünde hesaplaşacağız.

Kadınların sayısı önemli değil, sonuç olarak bir grup kadın bir gecede art arda sizin onları taciz ettiğinizi iddia etti. Bu bir tesadüf olamaz…

Tesadüf değil zaten. Şu ana kadar benim kulağıma gelen bazı haberlere göre bunun devamı gelecekmiş. Sanıyorum dün edebiyat dünyasından başka kişilere de aynı ithamlarda bulunmuşlar. Bunun organize bir şey olduğunu düşünüyorum, tetikçileri bilemem tabii. Belki şu an aynı organizasyonun içinde yer alanlar bilmediğimiz bir isme saldırıyor. Belki yarın bir başkasına da saldıracaklar. Kötü, çok kötü şeyler olacağını düşünüyorum.

Taciz ispatlanabilir bir şey değil. Sizin de bildiğiniz gibi kadının beyanı esastır. Ortada çok sayıda beyan var…

Evet, ispatlanabilir bir şey değil. Kadının beyanını esas almanın bu ülkede nelere yol açtığını da gördük. Ama ben suçlu değilim, sonuna kadar suçsuz olduğumu savunacağım. Gerçek mahkemelerde ve hukuk önünde. Kadının beyanı esastır ama bu iddiaların ciddi bir şekilde incelenmesi gerek, öbür türlü ‘çamur at izi kalsın’a dönüyor. Me Too hareketini tetikleyen olaylar patlamadan önce gazeteciler aylarca, senelerce araştırdılar. Tek telefonla, sadece iddiaların üzerine atlayarak değil. Masumiyet karinesi diye bir şey var, detaylı bir şekilde incelenmeden, araştırılmadan iftira atılması da yaralıyor.

Genelleme yapmanız ve “Kadının beyanını esas almanın nelere yol açtığını gördük” demeniz kabul edilebilir bir şey değil. Siz de bir kız çocuğu babasısınız. Kızınız size yaşadığı bir tacizden bahsetse onun beyanını esas almaz mıydınız?

Kadının beyanı esastır diye bir düstur olamaz, bu düsturun yanlış anlaşıldığını düşünüyorum. Kadın söylüyorsa doğrudur demek aklı, mantığı askıya almak olmaz mı? Bu kural üzerinden düşünürsek, sırf kadın diye, cinsiyetine bakarak, mesela bir psikopatın dediklerine de mi doğrudur diyeceğiz? Halüsinasyonlar gören birinin dediklerine de mi? Ya da bir zırdeli kadının dediklerine de mi ne söylerse söylesin doğrudur diyeceğiz. Böyle bir şey olabilir mi? Erkeğin olduğu gibi kadının da üçkâğıtçısı vardır elbet, erkeğin olduğu gibi kadının da edepsizi, kadının da içi kötülük dolu olanı vardır. Bence o kural yanlış anlaşılıyor.

Taciz değil “Eril faillik” ifadesini kullanmayı seçiyorsunuz, ne demeye çalışıyorsunuz?

Teknik farklarını bir kenara bırakırsak dünyanın son on yılda geçirmiş olduğu ve bence iyi bir yöne evrilen bir düzeni var. Bu yeni ve adil düzende eskiden taciz olarak kabul edilmeyen iltifat ya da övgü olarak adlandırılan şeylerin taciz sınıfına sokulması kadınların başarısıdır. Kendimizi ne kadar değiştirmeye çalışırsak çalışalım, elbette dilimize pelesenk olmuş bazı sözcüklerle yanlış da yapabiliyoruz. Cancağızım diye başlayıp, şıksın’a, ne de güzelsin’e uzanan pek çok örnek gibi. Benim özrümdeki maksat da yanlışlıkla taciz olarak algılanabilecek olan bir sözle karşımdakini yaralamış olma ihtimaliydi.

Hiçbir kadın zarif bir şekilde kendisine yapılan iltifatı taciz olarak nitelendirmez. Kaldı ki her kadın yapılanın iltifat mı taciz mi olduğunu ayırt edebilir. Kelime oyunu mu yapıyorsunuz?

Kelime oyunu falan yapmıyorum. İnanmayanlar için ne yapabilirim ki, bu olayda insanın kendisini savunmak zorunda olması bile haddinden fazla ağır bir şey. Ayrıca, öyle demeyin, “Bugün pırıl pırılsın” sözünü normal gören de vardır taciz sayan da.

Özür aynı zamanda da bir itirafı barındırıyor. Konu yargıya giderse?

Daha önce söylediğim gibi yayımlanan özür metnim bir itirafname değildi. Ben sözlerimle ya da hareketlerimle farkında olmadan başkasını yaralamış olma ihtimali üzerine özür diledim. Suçsuz olduğumdan emin olduğum için elbette yargılanmaktan korkmuyorum. Bana bu iftirayı atanlar, doğruyu öğrenmeden beni yargılamaya çalışanlar korksun yargılanmaktan.

Siz suçlamaları kabul etmeseniz de genel kanı taciz iddialarında bulunan kişilere inanmak ve onları desteklemek yönünde…

İnsanların olayı biraz muhakeme etmelerini, bir durup düşünmelerini, sonra da suçlayacaklarsa o zaman suçlamalarını isterim ama bu benim isteğime bağlı değil tabii. Bir kez daha tekrarlıyorum, bunların hepsi iftira… Diyeceğim son şey de şu: Bu organize kötülüğün gazası mübarek olsun!

İnsan için yaşadığı tacizi anlatması oldukça güçtür. Pelin Buzluk, Aslı Tohumcu, Leyla Salinger ve onca kadın, neden böyle iddialarda bulunsunlar ki?

Neden böyle yapıyorlar bilemiyorum tabii. Bildiğim şu ki, göz göre göre, resmen kötülük ediyorlar. Herhalde kendilerini kendi gözlerinde haklı çıkaracak sebepleri oluşturmuşlardır. Öyle olur zaten, katil bile kafasında öldürme gerekçesini oluşturur, başka türlü yapamaz.

İletişim Yayınları Bora Abdo ile sözleşmesini sonlandırdığını açıkladı. Everest de sizinle olan sözleşmesine son verdi. Size verilen bazı ödüllerin geri alınması gündeme geldi. Bütün bu gelişmeleri nasıl değerlendiriyorsunuz?

Beni yok ettiklerinde birileri rahat edecek, bunu anladım. Acele etmelerine, kaygı duymalarına gerek yok bence. Bu soruyu cevapladığım esnada, evet, yayınevim benimle ilişkisini kesti. Ödüllerden haberim yok, hepsini alabilirler, kendileri bilir. Ben başıma her şeyin geleceğini düşünürdüm de böyle bir şeyin geleceğini hiç hayal edemezdim.”

About Post Author

HaberSeçimiNet sitesinden daha fazla şey keşfedin

Okumaya devam etmek ve tüm arşive erişim kazanmak için hemen abone olun.

Okumaya Devam Edin