Afganistan tutanakları: 40 günlük yoldaşlık
AFGANİSTAN TUTANAKLARI/BÜLENT TOKGÖZ-6Herat kalesinde halkla söyleşirken etrafımızı saran elleri tetikte adamların sırf duruşlarıyla bile temsil …
AFGANİSTAN TUTANAKLARI/BÜLENT TOKGÖZ-6
Herat kalesinde halkla söyleşirken etrafımızı saran elleri tetikte adamların sırf duruşlarıyla bile temsil ettikleri şey basbayağı bir polis devletinden başka neydi ki? Müzeye giren iki hicaplı kızın üstüne silahıyla yürüyerek “Bunca erkeğin arasına girmeye utanmıyor musunuz, hayasızlar!” diye bağıran Talip ne çeşit bir rejimi temsil ediyordu ki?
Kampüs içine girdiğimizde kızların toplantısına katılamayacağımız söylendi. Ancak kadın gazeteciler içeri girebilirdi. Üç kamerayla dışarıda beklemek, kızların dışarı çıkması için aylak aylak dolaşmak durumundaydık. Sonra bir haber geldi, bize içeride bir brifing verileceği söylendi. Bir toplantı odası yabancı gazetecilerce dakikalar içinde doldurulmuştu. Biz üniversite yöneticilerinin oturduğu başka bir odaya alındık.
Gördüğüm en suratsız ve konukseverlikten nasipsiz Peştuların bu hocalar oluşuna eseflenmeye hazırlanırken programın değiştiği, bizlerin de kızların toplantısına katılabileceğimiz söylendi. Sadece bu gelgitler bile işlerin sallapatiyle ve el yordamıyla ilerlediğinin göstergesiydi.
HER KURUMUN BAŞINA BİR MOLLA
Onlarca erkek gazetecinin huzurunda bir kız kalktı ve Kur’an okudu o ara. Bir tilavet yarışmasındaymışçasına, teganniyle. Şunca yıl İslamcılık yapmıştım, Türkiye’de böyle bir hadise görmemiştim. Bunu bir tweetle ilk ben duyurdum ve aldığım tekfir ve hakaretler kimlerle muhatap olduğumuza dair de hayli aydınlatıcı oldu. Taliban ferasetsizce işler yapmaya yatkın bir yapıydı, onu cansiparane savunan daha ferasetsiz bir güruhla da bu yara dış kabuk bağlamıştı. İşimiz zordu. Hazır kalıplara uymayan her gözlem ve tespit öfkeli yaftaların hedefi olmaya baştan mahkûmdu. Belgeselcilik zor zanaattı.
Her bir kurumun başına bir molla atamayı başaracakları miktarda kadroya sahip olmaları şaşırtıcı bir başarıydı kanımca. İran’dakine çok benzer, onun Sünnî versiyonu bir mollalar iktidarı teşekkül etmişti ve sosyal hayatın her zerresini kontrol ettiklerinden ötürü onlara yolun düşmeden adım atman imkânsızdı.
DEFOLDU GİTTİ İŞBİRLİKÇİ PİSLİKLER
Henüz bunu söylemek için erken olduğu düşünülebilir fakat naçizane tahminim odur ki: Taliban’ı anlamak adına bu belgesel gerçek bir belge niteliğinde kalıcı bir referans olacak. Bundan şüphe duymuyorum. Ne var ki belgeselimin bundan ibaret olmaması için elimden geleni de ardıma koymadım. Bir gözüm hep Taliban dışındaki realite üzerine odaklı kaldı. Taliban kadrajdayken bile en azından arka plan olarak Afganistan’ın ve Afgan halkının görünürlüğüne azami dikkat gösterdim. Taliban’ı mutlaklaştırmadım, onu Afganistan gerçeğinin sadece güncel bir parçası olarak gören bakıştan şaşmadım, şaşılaşmadım.
Bunu Kâbil’e yardım getiren bir Türk dostumuzla mütalaa ederken ben mezkûr 200 bin kişinin gidişini Afganistan adına esefle karşıladığımı söyledim. En az yirmi yıllık bir birikimin, ülkenin en iyi yetişmiş kuşağının böyle berhava edilmesini Türkiye’nin kırk yıllık birikiminin FETÖ marifetiyle heder edilmesine benzettiğimde müellif dostumuzun cevabî söylemi gayet şeditti: “Defoldu gitti işbirlikçi pislikler, kalsalardı fitne çıkartıp Taliban’ın başını ağrıtmaktan başka bir halta yaramazlardı!” Bakış açısı farklılığımız, görüleceği üzere uzlaşmaya pek de elverişli değildi.
TALİBANCILIK İLE ORYANTALİZM ARASINDA
Taliban’ı meşru bir özne olarak görsem de onun zafere giden yolda ödediği bedellere saygı duysam da taşıdığı Afgan ve Peştu değerlerine ihtiram etsem de muazzam bir insanî ve ahlakî zenginliği barındığı gerçeğine tanıklıkta bulunsam da Talibancılık bana göre bir sıfat ve pozisyon değildi. Belgeselci olarak değil başka bir kimlikle de gelsem entelektüel mesafemi ve bağımsızlığımı doğallıkla korurdum. İrancılığın bizim kuşağa ne fenalıklar ettiğini bizatihi deneyimlemiş biri olarak yeni bir -cılık- vartasına teenniyle yaklaşmaktan başka bir hikmetli duruş olduğu kanaatinde de değildim.
Kâbil’de bir Türk gazeteci telefonuyla yaşadığı teknik bir sorun hakkında konuşurken şöyle dedi: “Şu telefondaki sıkıntı, Taliban’dan bile daha büyük bir problem!” Taliban’ı problem olarak tanımlayan, onu bir arıza ve arızî durum olarak gören biri Afganistan’la ilgili vahim bir yanlış okuma içinde olduğunu fark edemeyecek bir miyopluğa duçar olmuş demekti. Talibancılık ne kadar gereksiz bir aşırılıksa bu mütekebbir oryantalist tavır da o derece gereksiz ve aşırıydı.
TÜRKÇE KONUŞAN ONCA TALİBAN
Belgesel boyunca Türkiye’ye gitmiş gelmiş yüzlerce insanla muhatap olduk. Bunların her birinin farklı hikâyeleri vardı ve mümkün olduğunca kulak vermeye çalıştık. Bazılarında dram dozu çok ağır olsa da hepsinde ortak tema Türkiye muhabbeti ve hasretiydi. Dönen bir daha gitmek üzere dönmüştü ve bunlar arasında onlarca Taliban mensubu görmek şaşırtıcıydı. Türkçe konuşan onca Taliban’la yaptığımız sohbetler taş atıp kolumuzun yorulmadığı başarılarımızdandı. Türk dizilerinin kolonyal etkisi de başlı başına bir bahisti ve rastlantısal olarak bolca kayıt altına alındı.
ÇİLE
En çok sefaleti anlattık diyebilirim. En çok onunla karşılaştık çünkü. Caddelerde, refüjlerdeki eroinman zombiler kadar dokunaklı pek çok sefalet sahnesi onlarca saatlik kaydı işgal etti. Yaptığımız uzun yolculuklar boyunca yol üstünde dilencilik yapan yüzlerce sefil, Afganistan’ı anlamak için adeta birer kilometre taşıydı.
AFGANİSTAN’LA 40 GÜN. Hızır’la Kırk Saat şiirinden mülhem bu adı koydum. “Afganistan’da 40 Gün”den farkını zeki seyirciye bıraktım. Kırk bahsi de benim için hep mühim oldu. Çil, Farsça 40 demekti ve Çile kelimesi de oradan geliyordu. Dervişler tekâmül için çilehanelerde kırk günlük bir inzivaya çekilir, orada çile çekerlerdi. Biz kırk gün Afganistan’la yoldaşlık ederek onun çilesine tanık olduk. Sonra ayrıldık ondan ve o yoluna devam ediyor. Bir başına sürdürüyor çile çekmeyi.
Bir Yeni Şafak haberine göre bildirildi.