NERGİS DAMA ANKARA YILDIRIM BEYAZIT ÜNİVERSİTESİ, SİYASAL BİLGİLER FAKÜLTESİ

Türkiye’de siyasi, sosyal ve ekonomik hakların ‘makbul’ sayılan vatandaşlar için hak, ‘tehlike’ olarak görülen kişilerin haklarını kullanmasının ise sorun olarak algılanması çok eski bir tarihe dayanmıyor. Öyle ki, her hak talebi ya da eşitlik mücadelesi, aynı zamanda kutuplaşmanın da bir gerekçesi olarak kabul edildi. Her yıl “daha önce hiç bu kadar kutuplaşma olmamıştı” iddiasını duymak ise gelenekselleşmeye başladı. Birilerinin kutuplaşma sevdası, farklılıklara tahammülsüzlüğün veya eşitlik mücadelesinde ayrıcalıklarını kaybetme noktasında daha da şiddetleniyor. İktidar sevdasında bu “kutuplaşma” argümanının kullanılması anlaşılabilir, ancak bazı konular kutup kabul edemeyecek kadar merkezde. Örneğin çocuk hakları, kadına şiddet, yoksulluk gibi. Siyasi iktidar ve güç kavgasının uğramaması, bu konulara karşı durulan pozisyonun milim kaymaması gerekirken, geldiğimiz nokta, “benim ideolojiden çocuk ise çocuk, değilse çok da önemli değil”, “kendi ideolojimden ise taciz, tecavüz olabilir, olacaktır da.” Kutuplaşmadan bahsedeceksek, savunulan çocuk, kadın, yoksul veya haksızlığa uğramış kişilerin ideolojik kimliklerine göre tavır alma hastalığıyla başlamalıyız.

DİYARBAKIR ANNELERİ’NİN GÖR DEDİĞİ

22 Ağustos 2019’da Hacire Akar’ın HDP Diyarbakır il binasının önüne gelerek çocuğunu geri istemesi, sonrasında bir direnişe dönüştü. Çocuklarının kandırılarak PKK terör örgütüne katıldığını söyleyen anneler, bu kaçırılışın sorumlusu olarak bir siyasi partiyi görüyor. Bir siyasi partinin çocukları terör örgütüne katılımında rol oynadığı kabulüne şaşırılmaması ve bu kabulün o siyasi parti için utanç olarak görülmemesi meselenin siyasi boyutu. Yasal bir siyasi partiye “PKK terör örgütüne çocuklarımızı militan olarak yetiştiriyorsunuz” diye bir suçlama var, bu suçlamanın karşılığı annelere saldırmakla geliyor. Siyaset yaparak, neye, kime hizmet edildiği ortada, peki ama sosyal boyutu? Haklılığı tartışılamayacak kadar açık bir talep var ortada: Eğitimde, annelerinin yanında olması gereken, ancak militanlaştırılarak terörist olarak kullanılan çocuklarını anneleri geri istiyor. Ama Cumartesi Anneleri’nin yıllardır süren ve çocuklarını geri isteyen direnişleri kutsallaştırılırken, Diyarbakır Anneleri “anne” olarak görülmüyor. Annelik hakkı için muhakkak devletle kavgalı mı olmak gerekiyor? Bir çocuğun çocuk olarak haklarını savunabilmek için elinde devlete karşı sopa ya da silah olması bir kriter mi? “18 yaşın altındaki her birey çocuktur” kuralı ideolojik turnusol kâğıdından geçmek zorunda anlaşılan. Mevcut iktidarla farklı düşünülmesi, çocukların kimliğini ayrıştırmak için yeterli görülürken, “özgürlük, eşitlik, adalet” mücadelesi olarak sunulan söylemler, sadece “kendi çocuklarını” kapsıyor. Anneleri ideolojiye göre yarıştıran, çocukları çocuk olarak nitelendirmek için önce kime karşı olduğuna bakılan riyakârlığın, haksızlığa karşı direniş olarak görülebileceğine inanmak ise sadece kendini kandırmaya hizmet eder. Çocukları kime, neye karşı olduğuna bakmadan savunmak mı yoksa “bizim çocuklar” diyerek çocukları ayrıştırmak mı?

SEKÜLER MAHALLENİN EZBERLERİ

Diyarbakır Anneleri’nin görmezden gelinmesinin yanısıra, Türkiye’de hep var olan, ancak kadınların sosyoekonomik haklarıyla konuşulmaya, görülmeye başlanan kadına şiddet meselesinde de “kendi mahallesinin erkeklerini koruma” refleksiyle hareket ediliyor. Seküler yaşam tarzıyla kadının özgürleşeceği, bu hayat tarzının kadını erkek karşısında eşit konuma taşıyacağı algısı, medyaya yansıyan şiddet, taciz ve tecavüz faillerinin kimlikleriyle alt üst oldu. Yıllarca kadının arka planda olduğu, bir erkeğin güdümünde yaşamını sürdürdüğü, aksi takdirde şiddet yaşadığı şeklindeki muhafazakâr yaşama dair kurgulanan tüm inançlar, farklı yaşam tarzlarında karşılaşılan şiddetle, tacizle, tecavüzle sarsılıyor. Oysa ki, kadının yaşadığı, karşılaştığı eşitsizlikler, haksızlıklar ve maruz kaldığı suçlar sosyoekonomik statüden, ideolojik kimlikten bağımsız her yerde yaşanıyor. Ama “Babaları başlarını örtüyor.” klişesini ezberlemiş ve bu sloganla kendi yaşam tarzını çok özgür, çok bağımsız, çok modern olduğunu sanan ve kurguladığı hayal dünyasında yaşayanlar için bu gerçekle yüzleşmek zor. Kadınların özgürlüğünü, 8 Mart Kadınlar Günü’nde kadın bedeni üzerinden yazdıkları cinsiyetçi, meta bazlı söylemlerle eş tutanların maruz kaldıkları şiddeti veya tacizi anlamlandırması hem zor olacak hem de zaman alacak. Ama ne yazık ki, bu konuda da tıpkı çocuk kimliğinin “çocuğun kime karşı kullanıldığı” kriterine göre hareket edildiği gibi, şiddet uygulayan, taciz/ tecavüz faili olarak gündeme gelenlere kendi ideolojisinde ise sessiz kalma tavrı, bir alışkanlığa dönüşmüş durumda. Böyle bir hastalıklı yaklaşımın kadınların yaşadığı sorunlara dair gerçek bir dertlerinin bulunduğunu düşünmek çok iyimser bir bakış olur. Kadınlara yönelik şiddet, taciz, tecavüz ve cinayetlere karşı durmak mı, yoksa failin kimliğine bakıp ona göre pozisyon almak mı?

YOKSULLUĞU KULLANMA ÇABASI

Son olarak, siyasi iktidar hırsı için kullanılmaktan hiç vazgeçilmeyen bir grup var: Yoksullar. Bu ülkede, bir kesimin seçim kazanamayıp siyasi gücünü tahkim edemediği, ayrıcalıklarını sürdüremediği için “kömüre, makarnaya oyunu satmakla” suçladığı yoksul vatandaşlar. Türkiye’de ekonominin sıkıntılı olduğu zaman en çok yükünü taşıyan, farklı sebeplerden dolayı sosyoekonomik özellikleri kırılgan olan, zaman zaman bu özelliklerinden dolayı aşağılanan, oylarının diğer çok eğitimli(!) olanlarla bir sayılmaması gerektiği savunulanlar, siyasi iktidara karşı en dikkate alınan, en sevilen, en fazla değer gören bir grup oldu. Verilen değerin gerçekliği, yoksullara yönelik yapılan sosyal politikalarla ortaya çıkar. Salgın süresince belediyelerin yoksul vatandaşların yaşadığı sorunlara nasıl çözüm bulduklarıyla, ne yaptıklarıyla görülür. Aksi takdirde, havuzlu villadan “vatandaş çok zor durumda” nidaları, o havuzlu villanın sağladığı ekonomik güce bir de siyasi güç ekleme hırsından başka bir şeye karşılık gelmez. Ama işin özellikle sosyal politika boyutu açısından sorunlu olan kısmı, siyasi iktidar hırsının kaybedince yoksulu aşağılama, kazanma ihtimalinde ise yoksul bireyleri kullanması olarak ortaya çıkması. Mesele yoksulların yaşadığı ekonomik ve sosyal sorunlar mı, yoksa bu kesimi mevcut sorunları araçsallaştırılarak iktidar kapısını açacak anahtar olarak görmek mi?

Türkiye, 1990’lı yıllardaki sosyal, ekonomik ve siyasi kodlarından oldukça farklı bir noktada. Dolayısıyla, analiz yaparken şartların değiştiği, “kim ne veriyorsa ben 5 fazlasını veriyorum.” seçim vaadinin gerçekliğini yitirdiği unutulmadan yapılırsa, belki hak, adalet, eşitlik mücadelesi de doğru bir zemine yerleşir. Çocuk, kadın, yoksul gibi kırılgan olan kesimler, bu güç mücadelesinde bir araç olarak değil, özne olarak değerlendirilir. Kutuplaşma meselesinde düşünülmesi gereken, tam da bu. “Bizim çocuklar, bizim adamlar, bizim yoksullar” diyerek kutuplaşmadan çocuk, kadın, yoksul bireylerin haklarında merkezde kalmak. Bu kesim, kimsenin ideolojik secdesinde kullanabileceği araçlar değil.

Bir Yeni Şafak haberine göre bildirildi.

About Post Author

HaberSeçimiNet sitesinden daha fazla şey keşfedin

Okumaya devam etmek ve tüm arşive erişim kazanmak için hemen abone olun.

Okumaya Devam Edin